Obezite ve Metabolik Cerrahi
OBEZİTE &
METABOLİK CERRAHİ
Obezite ve Metabolik Cerrahi
OBEZİTE &
METABOLİK CERRAHİ
Anasayfa Şeker Hastalığı Obezite ve Metabolik Cerrahi
Obezite ve Metabolik Cerrahi

Diyabetin son 30 yılda yaşanan bu denli yükselişi, çare arayışlarını da beraberinde getirdi. İlaç endüstrisi şeker hastalığı tedavisi için yüzlerce çeşit ilacı ve sentetik insülini çare olarak gösterse de; bu yöntemlerin diyabeti tedavi etmedeki başarısı %20’lerin altında kaldı. Bu durum günümüzde de halen böyle devam etmekte.

Şeker Hastalığı tedavisinde kullanılan cerrahi yöntemler ise, genel olarak obezite cerrahisinde kullanılan yöntemlerin gelişmiş versiyonlarıydı. İtalyan cerrah Nicola Scopinaro’nun geliştirdiği biliopankreatik diversiyon yöntemi de bunlardan biri. Şekeri %98’e varan oranlarda ortadan kaldıran bu yöntemin bile, hastalar açısından ciddi bir kusuru vardı. Ameliyat olan hastalar, ömür boyu vitamin takviyesiyle yaşamak zorundaydılar. Yani hastalar insülinden kurtuluyor; fakat vitamin hapları kullanmak zorunda kalıyorlardı.

Obezite ve Metabolik Cerrahi

Fakat tip 2 diyabetli hastalar için umut verici haber Brezilyalı bir cerrahtan geldi. Dr. Auero De Paula, 1985 yılında geliştirdiği “ileal interpozisyon” isimli bir yöntemle, şeker hastalığı tedavisindeki başarı oranını %95’lere kadar yükseltmeyi başardı. Üstelik hastalar ilk 6 ay dışında vitamin takviyesi almadan yaşamlarına devam edebiliyorlardı. Hatta hastalar, ilk 6 ay sonrasında, hiçbir medikal tedaviye ihtiyaç duymadan ve kan şekeri kontrolü için dışarıdan herhangi bir takviye almadan, yaşamlarını sağlıklı bir şekilde sürdürebiliyorlardı. Bu başarı bugüne kadar hiçbir medikal yöntemle yakalanamamış bir başarıydı. İleal İnterpozisyon halen, Tip 2 Diyabet’in tedavisi için geliştirilen, dünyadaki en başarılı yöntemlerden biridir.

Bu ameliyat, sadece diyabetin kontrol altına alınmasını sağlamakla kalmıyor; ayrıca diyabetin getirdiği hipertansiyon, ellerde ve ayaklarda yanma ve karıncalanma, ayak ülserleri, böbrek sorunları, uyku apnesi, kalp damarlarındaki ve karaciğerdeki hasarlar, kolesterol ve trigliserid yüksekliği gibi sorunları da tamamen yok ediyor ya da büyük oranda düzeltiyor. Operasyon, diyabet hastalığının tedavisindeki başarısıyla biliniyor; ancak asıl hedefi “Metabolik Sendrom” olduğu için, bu operasyona ” Metabolik Cerrahi” demek daha doğru olacaktır.

Dünya’da sadece 8 cerrahın uygulayabildiği bu yöntem, en basit anlatımıyla üç aşamadan oluşuyor:

  • Birinci aşamada, midenin salgıladığı açlık hormonu ghrelini kontrol altına almak için, midenin sol üst dış kısmı alınıyor. Bu işlemle, vücuttaki insülin direncinin kırılması ve hastaların kontrollü bir şekilde kilo verebilmesi amaçlanıyor. Bu aşamada mideden alınan bölüm büyük değildir. Operasyon sonrası hastaların kilo vermesine neden olan şey, midenin hacminin küçülmesi değil; midedeki hormonal sistemin değiştirilmesidir. Bu operasyonun obezite cerrahisinden ayrılmasını sağlayan nokta da budur. Hastalar ameliyattan sonra kontrolsüz bir şekilde kilo kaybetmek yerine, vücut kitle indekslerine büyük oranda yaklaşırlar. Yani sağlıklı bir şekilde kilo verirler.
  • İkinci aşamada ise, onikiparmak bağırsağı mideden ayrılır; başka bir deyişle yemek girişine kapatılır. Bu sayede, alınan gıdaların, onikiparmak bağırsağından salgılanan insülin karşıtı hormonlarla karşılaşması önlenmiş olur. Ayrıca, bu işlemin hipertansiyonun kontrol altına alınmasında da etkisi olduğu bilinmektedir.
  • Üçüncü ve son işlem ise, ince bağırsakların son bölümünden alınan bir kesitin, onikiparmak bağırsağı yerine, bir ucuyla mide çıkışına bağlanması ve diğer ucuyla, aşağıda yeniden incebağırsaklarla birleşmesidir. Aslında ameliyat tekniğinin adı da buradan gelmektedir.

Bu işlemin nasıl etki gösterdiğini tam olarak anlamak için, önce pankreasa dönmek daha doğru olur. Pankreas, vücuda insülin ve glukagon adında iki hormon salgılar. İnsülin, şekerin hücrelere girebilmesi için gereken bir anahtar gibidir. Şeker, insülin olmadan hücrelere girip enerjiye dönüştürülemez. Glukagon ise, insülin düzeyini kontrol altına alan insülin karşıtı bir hormondur. Böylece kan şekerimiz, vücuda salgılanan insülin yüzünden, çok fazla düşmez ve sürekli normal değerlerde tutulur. Pankreastan salgılanan glukagon, hücre alıcılarına yapışır ve hücrelerdeki insülin alıcılarını kapatır; yani insülinin hücreye girişini engeller. Diyabetlilerin zaten kullanamadıkları insülinin, glukagon tarafından da engellenmesi, metabolizma üzerindeki şeker yükünü daha da arttırır.

Peki glukagon etkisi nasıl kontrol altına alınabilir?

Bu sorunun cevabı, ince bağırsaklarımızın sonunda, 70 cm uzunluğundaki çok özel bir kesitte gizli. İncebağırsakların tek görevi; sanıldığı gibi emilim değildir. İncebağırsakların bir diğer görevi de, salgıladığı bazı hormonlarla metabolizmamızı dengede tutmaktır. İnce bağırsakların bu 70 cm’lik özel bölümünden salgılanan GLP1 isimli hormon, şeker hastaları için adeta altın değerindedir. GLP1, Glukagon Like Peptid 1’in kısaltmasıdır. İsminden de anlaşılacağı üzere; insülini dizginleyen Glukagon’a çok benzemekle birlikte, bir farkı vardır.

GLP1 de, Glukagon gibi, hücrelerin alıcılarına yapışır; ancak hücrenin alıcılarını kapatmaz. Hücreler GLP1’i Glukagon gibi algılar ve alıcılarına GLP1 yapışan hücrelere insülin rahatça girebilir. İleal İnterpozisyon yöntemiyle bu özel kesit alınır ve direk mide çıkışında onikiparmak bağırsağının yerine bağlanır. Sonuç olarak; onikiparmak bağırsağından salgılanan insülin karşıtı hormonlar, gıdalarla artık karşılaşmazlar. Bunun yerine; mide çıkışında, direk GLP1 salgılayan özel bağırsak kesitiyle buluşurlar. Bu sayede hem insülin üretimi tetiklenir hem de üretilen insülinin hücreler tarafından kullanılabilmesi sağlanır.